İlgi Açlığı ve Vitrin İlişkiler: Aile Neden Çöküyor?

Geçenlerde benden yaşça büyük, hayat tecrübesine güvendiğim bir ahbabımla konuşuyorduk. Laf lafı açtı, konu evliliğe, sadakate geldi.

İçinde yaşadığımız çağ, insanlık tarihinin gördüğü en büyük ve en sinsi sosyal mühendislik projesine sahne oluyor.

Bu projenin adı: “Atomize Birey” yaratmak.

Sistem; bağlarından kopmuş, köksüz, yalnız, aidiyeti olmayan, sadece tüketen ve kolayca yönetilebilen “tekil” insanlar istiyor.

Çünkü yalnız insan korkar. Yalnız insan, savunmasızdır. Yalnız insan, sığınacak bir yer arar ve o sığınağı tüketimde, markalarda veya devletin soğuk bürokrasisinde bulacağını sanır.

İşte bu devasa projenin önündeki en büyük, en dirençli ve yıkılması en zor engel Aile’dir.

Bugün “Aile kavramına bir bakış” derken, romantik bir güzelleme yapmayacağız.

Aileyi, modernitenin yozlaştırıcı, yalnızlaştırıcı ve metalaştırıcı saldırılarına karşı bir “Direniş Kalesi” olarak ele alacağız.

Geçenlerde, benden yaşça büyük, görmüş geçirmiş ve hayat tecrübesine güvendiğim bir dostumla sohbet ederken konu kaçınılmaz olarak evliliğe, sadakate ve bugünün ilişkilerine geldi.

Öyle süslü, akademik veya tumturaklı laflar etmedi. Çayından bir yudum aldı ve durup beni uzun uzun düşündüren şu cümleyi kurdu:

Evlat, eğer ben biriyle bir yola çıktıysam, ikimiz de dışarıdaki insanların ilgisine kendimizi kapatmak zorundayız. Ben eşimde, o ‘ilgi açlığını’ doyurmuş olma halini gördüğüm için evlendim.

Bu cümle, basit gibi görünen ama içinde derin bir sosyolojik ve psikolojik hakikati barındıran muazzam bir tespittir.

Bugün ilişkilerin neden yürümediğini, evliliklerin neden çatırdadığını ve boşanmaların neden rekor seviyeye ulaştığını anlamak istiyorsak, bu cümleyi masaya yatırmalıyız.

1. Vitrin Çağında “Dükkanı Kapatmak” ve İlgi Açlığı

Modern insan, kronik bir “İlgi Açlığı” (Attention Hunger) çekiyor.

Sosyal medya, bu açlığı sürekli tetikleyen, bizi birer “onay bağımlısı“na dönüştüren bir mekanizma. Her “like“, her yorum, her beğeni, ruhumuzdaki o kara deliği anlık olarak dolduruyor ama asla doyurmuyor.

Dostumun “kendini kapatmak” dediği şey, işte bu dopamin musluğunu kesebilme iradesidir.

Bir ilişkiye başladığınızda veya evlendiğinizde, artık “piyasada” değilsinizdir. Vitrindeki ışıkları söndürmeniz, kapıya “Kapalıyız” levhasını asmanız gerekir.

Bu, bir tutsaklık değil; aksine, dışarıdaki o gürültülü pazar yerinden kurtulup, huzurlu bir eve geçişin ilanıdır.

Ancak bugün ne görüyoruz?

Parmağında alyans taşıyan ama aklı hala “DM kutusunda” olanlar. Evli ama sosyal medyada “flörtöz” pozlar vererek “Acaba hala giderim var mı?” diye piyasa yoklaması yapanlar.

Eşinin ilgisiyle yetinmeyip, dışarıdan, hiç tanımadığı insanlardan gelecek o ucuz “hayranlık” kırıntılarına muhtaç olanlar.

İşte bu, ailenin değil; narsizmin zaferidir.

Orası burası oynamayan“, durduğu yer belli, yönü belli, ruhu tok insanlar; bugünün dünyasında birer devrimcidir.

Çünkü sistem sizi “” ve “arayışta” tutmak ister. Doymuş ve durulmuş insan, sistemin en büyük düşmanıdır.

2. Mahremiyetin İhlali: Evin Duvarları Neden Şeffaflaştı?

Eskiden evlerin duvarları kalındı, perdeleri sıkıydı. “Kol kırılır yen içinde kalır” sözü, bir baskı unsuru değil; ailenin mahremiyetini koruyan bir zırhtı. Aile içindeki dert, o evin kutsalıydı ve orada çözülürdü.

Modernite ise bize şunu dayattı: “Görünür ol, şeffaf ol, her şeyi paylaş!

Bugün evlilikler, birer “Reality Show“a dönüştü. Çiftler, en özel anlarını Instagram’da paylaşıyor. En ufak bir tartışma Twitter’da, kadınlar kulübünde veya arkadaş gruplarında meze yapılıyor.

Eşini başkalarına şikayet eden, yatak odasının sırrını ifşa eden, evin mahremini “etkileşim” uğruna kurban eden bir kültür oluştu.

Oysa mahremiyetin bittiği yerde samimiyet barınamaz.

Evinin kapısını (ve sırlarını) dışarıya sonuna kadar açan biri, o evde huzur bulamaz. Çünkü huzur, “dışarısı” ile “içerisi” arasındaki sınırın net olmasıyla mümkündür. Kapısı olmayan bir evde kim rahat uyuyabilir?

3. Maskelerin İndiği Yer: Zayıflığın Gücü

Peki, gerçek bir evlilik nedir?

Sadece belediye memurunun önünde atılan imza, düğün salonundaki o şaşaalı tören veya “artık bir düzenim olsun” diyerek girilen o konforlu yol değildir.

Evlilik; insanın kendi eksikliğini, kusurunu, en zayıf ve en çirkin anını, bir başkasının merhametine tereddütsüz bırakabilmesidir.

Dış dünyada hepimiz birer savaşçıyız. İşte, sokakta, trafikte, sosyal medyada sürekli “güçlü“, “başarılı“, “yıkılmaz” ve “neşeli” bir profil çizmek zorundayız. Bu maskeyi taşımak, insan ruhuna tonlarca ağırlık bindirir.

Eve girip kapıyı kapattığınızda o maskeyi indirebiliyor musunuz?

Ben bugün çok yorgunum, korkuyorum, başaramadım” diyebiliyor musunuz?

Ve en önemlisi; karşınızdaki insan bu zayıflığınızı size karşı kullanacak bir silah olarak değil, sarıp sarmalanacak, iyileştirilecek bir emanet olarak görüyor mu?

İşte ailenin “Kale” olması budur.

Modernite bize “Kimseye güvenme, zayıflığını gösterme, seni ezerler” der. Aile ise “Burada güvendesin, zırhını çıkarabilirsin, seni olduğun gibi kabul ediyorum” der.

Sistemin aileyi yok etmek istemesinin temel sebebi budur. Zırhsız, huzurlu ve sırtını birine dayamış insanı manipüle edemezler. Ama korkan ve yalnız insanı parmağında oynatırlar.

4. Vitrin İlişkiler vs. Sahici Bağlar

Etrafınıza bir bakın. Herkes bir vitrin düzenleme telaşında.

Öteki bizi nasıl görüyor?“, “Dışarıdan ne kadar mükemmel bir çiftiz?” soruları, evin içindeki gerçek huzurdan daha önemli hale geldi.

Kimse dükkanın içiyle, yani ilişkinin kalitesiyle, muhabbetin derinliğiyle ilgilenmiyor. Herkes camın ne kadar parladığına, vitrinin ne kadar albenili olduğuna bakıyor.

Böyle bir gürültünün ortasında; iki kişinin sadece birbirine özel kıldığı, kapısını başkalarına sıkı sıkı kapattığı o mahrem alan, bir mucize gibidir.

Zor geçen bir geceyi başkalarına dert yanarak değil, evin sessizliğinde birbirine yaslanarak atlatanlar.

Güzel bir sabahı “paylaşma” ve “like alma” telaşına düşmeden, telefonu bir kenara atıp sadece o anın tadını çıkararak yaşayanlar.

Başkalarının alkışını, onayını, ilgisini beklemeden; sadece birbirinin şahidi, birbirinin yoldaşı olmak.

Konuştukça, üzerine kafa yordukça kulağa zor geliyor, değil mi? Eskiden “olması gereken bu” derdik, şimdi sanki ütopik bir hayalmiş gibi geliyor.

Çünkü zehirli bir sarmaşık gibi bizi saran o “ilgi açlığı“, sade olana, gerçek olana tahammülümüzü yok etti.

İçerideki Ülkeye Sadık Kalmak

Yol yine o ahbabımın dediği yere çıkıyor aslında: “Beni dünya görmese de olur, o görüyor ya yeter” diyebilmek.

Bu cümle, modernitenin yüzüne atılmış bir tokattır.

Çünkü modernite, “Görünmüyorsan yoksun” der. Aile ise “Görünmene gerek yok, sevilmen yeterli” der.

Vitrindeki o göz alıcı ışıkları söndürüp, dükkanın içindeki loş ışıkta huzur bulmak zorundayız. Dışarıdaki o koca kalabalığa perdeyi çekip, içeride kurduğumuz o iki kişilik ülkeye sadık kalmak zorundayız.

Unutmayın; evlilik, kendi kendine yetemeyenlerin, başkalarından sürekli alkış bekleyenlerin, ruhundaki boşluğu “ilgi” ile doldurmaya çalışanların kuramayacağı kadar ciddi bir müessesedir.

O, sadece iki kişiye özel, sessiz, derin ve kutsal bir antlaşmadır. Günün sonunda vitrinler kırılır, ışıklar söner, takipçiler gider, gençlik biter.

Geriye sadece o dükkanın içindekiler kalır. Yatırımınızı vitrine değil, dükkanın içine yapın.

Yazar: Nizamettin Gümüş

Gündüzleri fabrikanın o bitmek bilmeyen ritminde, akşamları ise bu ekranın başında; sadece bakıyor ve gördüklerini tasnif ediyor. Ne bir titri var ne de uyması gereken bir standardı. Modern dünyanın gürültüsünü alkışlamak yerine, o gürültünün içindeki sessiz boşlukları arıyor. Uzlaşmak, sevilmek ya da onaylanmak gibi bir derdi yok. Tek meselesi; her şeyin paketlenip bir sayıya dönüştüğü bu çağda, insan kalmanın ne demek olduğunu kendine hatırlatmak.

“İlgi Açlığı ve Vitrin İlişkiler: Aile Neden Çöküyor?” için 2 yorum

  1. Merhabalar.
    Evlilik narsist kişilik bozukluğu olan çiftlerin yürütebileceği bir birliktelik değildir. Evlilik sorumluluklarını bilen ve egolarını bir tarafa bırakan anne, baba ve çocuklar dairesinde gerekenin yerine getirileceği bir aile kurumudur. Evlilikte yamukluk yapamazsın. Yani “ben oynamıyorum” diyemezsin. Bir yola çıkılmış artık bu yolun geri dönüşü hiç düşülmeyecek ve hep ileriye taşımanın yolları aranacak. Eşlerden her ikisi de birbirlerine hayatzı zehir etmeyecekler.
    Daha söylenecek neler var, neler. Üstesinden gelinmesi en zor birliktelik evliliktir. Bu zorluk hesaba katarak yola çıkılmalıdır. Kimse, kimseyi hele de çoluk çocuğa karışılmış ise yarı yolda bırakamaz. O zaman eşler fedakarlık yapacak ve hep ortak noktalar bulunup çoluk çocuk uçmasını öğrenip yuvadan uçuncaya kadar bu birlikteliği devam ettirecekler.
    Kimse nefsine uymayacak ve nefsinin söylediği şeyler üzerinden evliliği yürütmeye kalkmayacak. Evlilik esir olmaktır. Esir olmayı beceremeyecek bir karektere sahipsen, bu işe hiç bulaşmayaacaksın ve gideceksin “ayağın göl başın pınar” şeklinde istediğin gibi yaşayacaksın. Kusura bakma, hem evli olacaksın, evli kalacaksın, hem de ayağın göl, başın pınar yaşayacaksın, böyle bir dünya olmadığı gibi, böyle bir evlilikte olamaz!
    Selam ve saygılarımla.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.