İçinde bulunduğumuz çağ, kelimelerin anlamını yitirdiği, sadece birer veri birimi haline geldiği bir çağdır. Yazmak, artık bir ruhun başka bir ruha dokunma çabası değil; bir sunucudaki indeksleme işlemini manipüle etme sanatına dönüştü.
Sayıların Tiranlığı ve Kelimelerin Ölümü
Bugün bir yazar, kağıdın başına oturduğunda karşısında ilham perilerini değil, anahtar kelime hacmi tablolarını ve arama niyeti analizlerini buluyor.
Bu, düşüncenin sanayileşmesidir. Algoritma bizden pürüzsüz, hızlı tüketilebilir ve en önemlisi tahmin edilebilir olmamızı bekliyor. Oysa insan teki, özü itibarıyla tahmin edilemez olandır.
I. Bölüm: SEO – Modern Dünyanın Entelektüel Giyotini
SEO (Arama Motoru Optimizasyonu), yazın dünyasına yapılmış en büyük suikasttır. Bu disiplin, yazarı bir içerik operatörüne dönüştürürken, dili de bir pazarlama aracına indirger.
Bir cümleyi kurarken, o cümlenin estetik değerinden ziyade, arama botları tarafından nasıl anlamlandırılacağını düşünmek, zihni kendi kendini sansürlemeye alıştırmaktır.
Algoritma, belirsizliği sevmez. Oysa edebiyat ve felsefe, belirsizliğin (ambiguity) çocuğudur.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında dizesini bir SEO uzmanına verin; size bu cümlenin anlamsız olduğunu, kullanıcı deneyimini (UX) bozduğunu ve acilen Zaman kavramı nedir? şeklinde bir alt başlıkla değiştirilmesi gerektiğini söyleyecektir.
İşte algoritmaya karşı yazmak, o dizeyi savunmaktır. Anlamın hemen ele geçmediği, okuyucunun metnin içinde kaybolduğu o sözde verimsiz alanları korumaktır.
II. Bölüm: Baudrillard’ın Simülasyonunda Birer İçerik Olmak
Jean Baudrillard, simülasyon kuramında gerçeğin yerini işaretlerin ve sembollerin aldığını söyler. Bugün internette dönen şey bilgi değil, bilginin simülasyonudur.
Algoritma, bize gerçeği değil, popüler olanı, yani gerçekmiş gibi görüneni dayatır. Bir konu hakkında en derin analizi yapan yazı değil, algoritmanın şablonlarına en iyi uyan yazı doğru kabul edilir.
Algoritmaya karşı yazmak, makinenin okuyamadığı bir dille konuşmaktır: Samimiyetin, acının ve çelişkinin diliyle.
III. Bölüm: Hızın Diktatörlüğü ve Yavaşlığın Estetiği
Dijital dünya hız üzerine kuruludur. Ancak yazmak, doğası gereği yavaş bir eylemdir. Düşünmek, durmayı gerektirir.
Algoritma ise seni sürekli üretmeye, her gün yeni bir içerik fırlatmaya zorlar. Güncellik adı verilen bu pranga, yazarı yüzeyselliğe mahkûm eder.
Algoritmaya karşı durmak, bir ay boyunca tek bir cümle üzerine düşünmek ve o cümleyi, dünyanın tüm veritabanlarından daha değerli kılmaktır.
Bir metnin 3000 kelime olması, onun değerli olduğu anlamına gelmez; eğer o 3000 kelime sadece botları tatmin etmek için dizilmişse, o metin ölü doğmuştur.
Gerçek yazı, okuyucunun ekranı kapatıp pencereden dışarı bakmasını sağlayan yazıdır. Algoritma ise senin ekranda kalmanı, daha fazla tıklamanı ve daha fazla veri bırakmanı ister.
IV. Bölüm: Yapay Zeka ve İnsanın Son Sığınağı
2025 yılında, yapay zeka artık kusursuz metinler üretebiliyor. Herhangi birinin istediğin seo standartlarına uygun 3000 kelimeyi herhangi bir model saniyeler içinde verir.
Peki, o zaman bir insan neden yazmalı?
Cevap basit: Kusur. Yapay zeka kusursuzdur çünkü istatistiksel bir ortalamadır. İnsan ise biriciktir çünkü hata yapar, sapar, saçmalar ve sever.
Algoritmaya karşı yazmak, metnin içine o insani hatayı, o öngörülemez tutkuyu yerleştirmektir. Yapay zekanın taklit edemeyeceği tek şey, gerçek bir yaşam deneyiminden süzülüp gelen o benzersiz ağrıdır.
Bir blog yazarının görevi, algoritmanın asla anlayamayacağı o şahsi ağrıyı kağıda dökmektir.


Seo’ya inanma, seo’suz da kalma hocam.
Doğru söylüyorsun Hocam 🙂