Hız çağında yaşıyoruz. Her şeyi hemen tüketmek, bir an önce sonuca varmak istiyoruz. Oysa edebiyatın en büyük gücü, bize “durmayı” ve zamanın o acımasız akışını hissettirmesidir.
Kitaplığımda duran yüzlerce eser arasından, ruhumda kapanmaz yaralar açan (ve bu yaralar sayesinde iyileşmemi sağlayan) üç kitap var.
Bunlar sadece birer okuma serüveni değil; insanın faniliği, bekleyişin ağırlığı ve kaybolan değerler üzerine birer varoluşsal tokat niteliğinde.
Eğer hayatı “harcıyor” gibi hissediyorsanız, bu üç eserle yüzleşme vaktiniz gelmiştir.
1. Tatar Çölü (Dino Buzzati) – Konforlu Bir Çürümenin Anatomisi
Hepimiz bir şeyleri bekliyoruz. Terfiyi, emekliliği, o büyük aşkı ya da hayatımızın “gerçekten” başlayacağı o muhteşem günü.
Buzzati‘nin başyapıtı Tatar Çölü, tam da bu ölümcül bekleyişin romanıdır. Teğmen Drogo, hiç gelmeyecek bir düşmanı beklemek üzere bir kaleye atanır.
Günler, aylar ve yıllar rutin içinde eriyip giderken, Drogo o kalede hayatının anlamını bulacağını sanır. Oysa bulduğu tek şey, kaçırılmış bir hayattır.
Bu kitap, modern insanın “alışkanlık” denen bataklıkta nasıl boğulduğunu yüzüne çarpar. Drogo’nun hikayesi, sabah 9 akşam 5 döngüsünde ruhunu kaybeden beyaz yakalının, konfor alanından çıkamayan herkesin hikayesidir.
Okurken canınız yanacak, çünkü o kalenin duvarlarında kendi yüzünüzü göreceksiniz.
2. Drina Köprüsü (İvo Andriç) – Tarihin Sessiz Tanığı ve İnsan Kibrinin Sonu
Biz insanlar, hayatlarımızı evrenin merkezi sanarız. Acılarımız, savaşlarımız, hırslarımız sonsuza kadar sürecekmiş gibi yaşarız. İvo Andriç, bu kibrimizi Drina Köprüsü ile yerle bir eder.
Kitapta başrol bir insan değil, bir köprüdür. Osmanlı’nın kudretli zamanlarından Avusturya işgaline, oradan modern zamanların kaosuna kadar her şeye tanıklık eder.
İnsanlar doğar, aşık olur, birbirini boğazlar ve ölür. Nesiller değişir, imparatorluklar çöker ama köprü orada, tüm heybetiyle ve sessizliğiyle durur.
Bu eseri okumak, insana haddini bildirir. Tarihin o devasa çarkları arasında ne kadar küçük olduğumuzu, kalıcı olanın “biz” değil, “bıraktıklarımız” olduğunu anlamak için sarsıcı bir deneyimdir.
3. Beş Şehir (Ahmet Hamdi Tanpınar) – Kayıp Bir Medeniyetin Ruhunu Aramak
Bir şehri gezmek başkadır, bir şehri “hissetmek” başkadır. Tanpınar, Beş Şehir’de bize sadece Ankara’yı, İstanbul’u veya Bursa’yı anlatmaz. O, kaybolmuş bir medeniyetin, yitirilmiş bir estetiğin ve zamanın ritminin peşindedir.
Tanpınar‘ın satırlarında sadece tarihi camileri değil; mazi ile şimdi arasında sıkışmış Türk aydınının hüznünü bulursunuz.
“Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” ilkesinin sancılarını, modernleşirken neleri feda ettiğimizi şiirsel bir dille yüzümüze vurur.
Bu kitap bir gezi yazısı değil, bir hafıza kaydıdır. Beton yığınlarına hapsolduğumuz bugünlerde, şehirlerin de bir ruhu olduğunu hatırlamak isteyenler için eşsiz bir sığınaktır.
Okumak, Uyanmaktır
Bu üç kitap, sizi eğlendirmek için yazılmadı. Sizi sarsmak, içinde bulunduğunuz rutinden uyandırmak ve zamanın nasıl aktığını (veya akmadığını) göstermek için varlar.
Drina’nın taşlarında, Tatar Çölü’nün sessizliğinde veya Tanpınar’ın Bursa’sında kendinizi bulmaya cesaretiniz var mı?

