Bir cümleyi yeterince uzun süre tekrar ederseniz, o artık gerçek olur.
Yüzyıllardır böyle oldu; tarih boyunca birçok insan, söylemediği sözlerle, yapmadığı hatalarla, hiç işlemediği günahlarla yargılandı. Çünkü kitleler, doğruyu değil, anlatılmak isteneni duymayı tercih eder.
Bunun en bilinen örneklerinden biri, Fransa kraliçesi Marie Antoinette’tir.
Bir dönem ülkede büyük bir ekmek kıtlığı yaşanır. Halk fırın önlerinde sabahlar, çocuklar açlıktan ağlar.
İşte o zaman, kulaktan kulağa yayılan bir söz ortaya çıkar:
“Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.”
O günden sonra bu cümle, asırlar boyunca kraliçeye yakıştırılır.
Oysa bu sözün ona ait olduğuna dair tek bir belge, tanık ya da yazılı kayıt yoktur. Sözün, Marie Antoinette doğmadan yıllar önce yazılmış felsefi bir metinde geçtiği bile biliniyor.
Sanki o, halkının çektiği acıdan habersiz, sarayda şatafat içinde yaşayan bir soyluymuş gibi. Hakbuki, Marie Antoinette, ekmek kıtlığından haberdar olduğunda tam aksine şöyle yazmış:
“Kendi bahtsızlıklarına rağmen bizlere böylesine iyi davranan bu insanları gördükçe, onların mutluluğu için kesinlikle daha sıkı çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu gerçeği kral da görmektedir. Kendi adıma konuşmam gerekirse, taç giydiğim günü -yüz yıl bile yaşasam da- hayat boyu unutmayacağım.”
Gerçek bu kadar açık olmasına rağmen, halkın hafızasında yer eden yine o yanlış cümle olur. Çünkü bir hikâye ne kadar çarpıcıysa, o kadar kolay yayılır.
İnsanlar inanmak istediklerine inanır. Tarih, bazen kalemle değil, önyargıyla yazılır. Oysa Marie Antoinette’in kendi notlarında, halkın durumuna duyduğu üzüntüye dair satırlar vardır.
Onları gören çok az kişi çıkar. Çünkü gerçek, süslenmediği zaman ilgi çekmez.
Okuma Önerisi:
Bugün dönüp baktığımızda, bu hikâye yalnızca bir kraliçenin değil, hepimizin aynasıdır. Bir haber, bir söylenti, bir cümle.
Kimin söylediğini, neden söylendiğini araştırmadan inanıyoruz. Ve sonra farkına varmadan, biz de başkalarının anlattığı hikâyelerin içinde kayboluyoruz.
Belki de en çok ihtiyacımız olan şey, sorgulamak. Bir bilgi duyduğumuzda hemen paylaşmak yerine, “Bu gerçekten doğru mu?” diye sormak.
Çünkü her çağda birileri, gerçeği eğip bükmeyi kendi çıkarına çevirmeyi iyi bilir.
Ama biz, onların anlatısını değil, hakikatin kendisini bilmeye mecburuz.

