Enformasyon Obezitesi ve Bilgelik Kıtlığı: Gürültü Çağında Neden İnatla Blog Yazmalısınız?

Günümüzde herkesin bir fikri var. Herkes bir konuda uzman, herkes bilgiye hâkim, herkes “doğruyu” biliyor. Sosyal medyanın sağladığı kolay erişim, bilgiyle bilmişliği birbirine karıştırdı. Peki, böyle bir dünyada kişisel blog açmak ve blog yazmak hâlâ mantıklı mı?

İnterneti açıyorsunuz. Twitter’da herkes jeopolitik uzmanı, Instagram’da herkes yaşam koçu, LinkedIn’de herkes vizyoner CEO.

Müthiş bir gürültü var. Herkes konuşuyor, herkes bağırıyor, herkes “bildiğini” iddia ediyor. Ama kimse dinlemiyor.

Tıpkı kalabalık bir pazar yerinde, herkesin elindeki boş kutuları “içinde elmas var” diye satmaya çalıştığı bir panayır yeri gibi.

İşte böyle bir dünyada, insanın içinden kabuğuna çekilmek geliyor. “Bu kadar çok bilenin (!) olduğu yerde ben ne anlatabilirim ki?” diye soruyorsunuz.

Cevap veriyorum: Asıl şimdi anlatmalısınız.

Çünkü bu kalabalık “bilmiyor“, sadece “duyduğunu tekrar ediyor“. Bu çağın sorunu bilgi eksikliği değil, bilgelik kıtlığıdır.

Ve blog yazmak, bu enformasyon çöplüğünde temiz bir vaha inşa etmenin tek yoludur.

İşte herkesin her şeyi bildiği bu tımarhanede, neden hala klavyenin başına geçip o “Yayınla” butonuna basmanız gerektiğinin 4 hayati nedeni:

1. Malumatfuruşluk vs. Derinlik: Google “Ne”yi Bilir, Siz “Neden”i Yazarsınız

Bugün herhangi bir bilgiyi öğrenmek 3 saniye sürüyor. “Fransız İhtilali ne zaman oldu?” sorusunun cevabı herkesin cebinde. Eğer blogunuzda sadece ansiklopedik bilgi veriyorsanız, evet, geçmiş olsun. Google ve Yapay Zeka sizi bitirdi.

Ama insanların aradığı şey artık “ham bilgi” (data) değil. İnsanlar bağlam (context) ve anlam arıyor.

Sosyal medyadaki “uzmanlar“, Wikipedia başlıklarını okuyup size satarlar. Buna eskiler “malumatfuruşluk” (bilgi satıcılığı) derdi. Yüzeyseldir, sığdır ve karın doyurmaz.

Blog yazarı ise o bilgiyi alır, kendi hayat tecrübesiyle, acılarıyla ve dünya görüşüyle harmanlar. Ona bir “ruh” katar.

Yapay zeka size “Aşk nedir?” sorusunun biyolojik tanımını yapabilir ama Cengiz Aytmatov‘un Cemile’sindeki o aşk sancısını, kendi yaşadığınız bir hayal kırıklığıyla harmanlayıp anlattığınızda, işte o zaman makine susar ve insan konuşur.

Herkesin her şeyi bildiği dünyada eksik olan şey bakış açısıdır. Sizin bakış açınız.

2. “Fast Food” İçeriklere Karşı “Zihin Mutfağı”

Sosyal medya, zihinsel bir Fast Food zinciridir. Hızlıdır, lezzetlidir (dopamin doludur) ama besin değeri yoktur.

Bir Tweet okursunuz, o an “Vay be” dersiniz ve 10 saniye sonra unutursunuz. Bu içerikler sizi doyurmaz, sadece şişirir. Buna “Enformasyon Obezitesi” denir.

Blog yazmak ise, ağır ateşte pişen bir yemektir. Emek ister, sabır ister.

Siz bir konu hakkında 1000 kelimelik bir yazı yazdığınızda, aslında okuyucudan çok kendinize iyilik yaparsınız. Düşüncelerinizi disipline edersiniz. Dağınık fikirlerinizi bir mimar gibi inşa edersiniz.

Herkes her şeyi biliyor” sanrısı, insanların 280 karaktere sıkışmış sığ fikirlerinden kaynaklanır. Kimse bir konuyu derinlemesine irdelemediği için, herkes kendini dahi sanır.

Siz blog yazarak bu illüzyonu kırarsınız. Yazmak, “Ben bu konuyu gerçekten biliyor muyum?” sorusunun en acımasız sağlamasıdır. Yazarken öğrenirsiniz, öğrenirken derinleşirsiniz.

3. Algoritmanın Kölesi Değil, Kendi Kalenizin Kralı Olun

Bugün X (Twitter) veya Instagram’da “kanaat önderi” olanlar, aslında birer dijital kiracıdır. Yarın Elon Musk algoritmayı değiştirdiğinde, o “her şeyi bilen” kitlelerin sesi bir anda kesilir.

Onlar, akıntıya kapılmış yapraklardır. Nereye sürüklenirlerse oraya giderler. Gündem neyse onu konuşmak zorundadırlar.

Ama bir blog yazarı, gündemin köpeği değildir. Kendi gündemini kendi belirler.

Siz, 2025 yılında oturup 1940’ların edebiyatı hakkında yazabilirsiniz. Veya son çıkan teknolojik çılgınlığa sırtınızı dönüp, “Yavaş Yaşamak” üzerine bir manifesto yayınlayabilirsiniz.

Blogunuz, sizin dijital kalenizdir. Orada algoritmalar değil, sizin kurallarınız geçerlidir. Dışarıdaki gürültüden kaçan insanların sığınacağı bir liman olursunuz.

Ve inanın bana, o gürültüden başı ağrıyan milyonlarca insan var. Onlar “kısa ve komik” olanı değil, “uzun ve sakin” olanı arıyorlar.

4. Yankı Odasından Çıkış Bileti

Herkesin her şeyi bildiği” o dünya, aslında devasa bir yankı odasıdır (Echo Chamber). İnsanlar sadece kendi fikirlerini onaylayan şeyleri duyar.

Blog yazmak ise, denize bir şişe bırakmaktır. O şişenin kime ulaşacağını bilemezsiniz. Belki yazdığınız bir yazı, hiç tanımadığınız bir şehirdeki, hiç tanımadığınız bir insanın hayatını değiştirecek.

Siz sadece “yazarak“, o büyük kalabalığın içinden sıyrılırsınız. Fenomenler “takipçi” arar, yazarlar ise “ruhdaş” arar.

Sizin 1 milyon takipçiye ihtiyacınız yok. Sizin yazdıklarınızı anlayacak, o derinliği hissedecek 1000 tane “nitelikli” insana ihtiyacınız var.

Kalabalıkların gürültüsü sizi korkutmasın. Boş teneke çok ses çıkarır. Dolu başak ise başını eğer ve sessizdir.

Susmayın, Derinleşin

Herkesin konuştuğu bir dünyada susmak erdem değildir; meydanı boş bırakmaktır.

Sığlığın, cehaletin ve “ben bilirimciliğin” bu kadar prim yaptığı bir dönemde, inadına derinlikli yazılar yazmak bir kültürel direniştir.

Kim okuyacak?” demeyin. Hakikati arayanlar okuyacak. Gürültüden yorulanlar okuyacak.

Ve en önemlisi; yıllar sonra dönüp baktığınızda, bu dijital çöplükte arkanızda temiz bir iz bıraktığınızı gören kendiniz okuyacaksınız.

Bırakın onlar “bildiklerini” sansınlar.

Siz yazmaya, sorgulamaya ve o devasa gürültünün içinde kendi anlamlı sessizliğinizi inşa etmeye devam edin.

Kalem (veya klavye), bu çağın en güçlü silahıdır. Onu elinizden bırakmayın.

Yazar: Nizamettin Gümüş

Gündüzleri fabrikanın o bitmek bilmeyen ritminde, akşamları ise bu ekranın başında; sadece bakıyor ve gördüklerini tasnif ediyor. Ne bir titri var ne de uyması gereken bir standardı. Modern dünyanın gürültüsünü alkışlamak yerine, o gürültünün içindeki sessiz boşlukları arıyor. Uzlaşmak, sevilmek ya da onaylanmak gibi bir derdi yok. Tek meselesi; her şeyin paketlenip bir sayıya dönüştüğü bu çağda, insan kalmanın ne demek olduğunu kendine hatırlatmak.

“Enformasyon Obezitesi ve Bilgelik Kıtlığı: Gürültü Çağında Neden İnatla Blog Yazmalısınız?” için 5 yorum

  1. Merhabalar.
    “…Yazmaya ve düşünmeye devam etmek bir direniştir…” Bu direnişe o kadar çok ihtiyacımız var ki, anlatamam…
    Kaleminize, emeğinize ve gönlünüze sağlıklar dilerim.
    Selam ve muhabbetle.

    1. Üstadım,

      Gerçekten de yazmak, düşünmek ve bunları paylaşmak; sessiz ama güçlü bir direniştir. Bu direnişte aynı duyguyu paylaşan insanlarla karşılaşmak ise en büyük motivasyon.

      Güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim.

      Selam ve muhabbetle.

    1. Sosyal medya çoğu zaman hızlı tüketim, gürültü ve yüzeysellik üzerine kurulu bir alan.

      Blog ise tam tersine; derinlik, kalıcılık ve sükûnet sunar. Yazıları sakince düşünebilir, düzenleyebilir, gerçekten anlamak isteyen insanlara ulaşabilirsin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.