Bir İrade Beyanı Olarak Yazmak: Mazeretlerin Bittiği Yer ve Recep Altun Örneği!

Blog yazmak kolay iş değildir. Hele yaş aldıkça, sağlık da aksaklıklar çıkarıyorsa, kelimeleri bir araya getirmek bazen büyük bir mücadeleye dönüşür. Ama Recep Altun bu mücadelenin içinde yaşamı diri tutan bir şey bulmuş. Her satırında hem kendini hem bizleri yaşama bağlıyor.

İnsan doğası, en az direnç gösteren yolu seçmeye programlıdır. Beynimiz, konfor alanını korumak için sürekli mazeret üretir. “Bugün çok yorgunum“, “İlham gelmedi“, “Vaktim yok“, “Kafam çok dolu…

Bu cümleler tanıdık geliyor mu?

Muhtemelen evet. Çünkü hepimiz, erteleme hastalığının ve tembelliğin o yumuşak yastığına başımızı koymayı severiz.

Yazmak zor iştir, düşünmek acı verir, üretmek sancılıdır. Tüketmek ve mızmızlanmak ise bedavadır.

Ancak bazı insanlar vardır ki, onların varlığı, bizim o konforlu mazeretlerimizin ne kadar şımarıkça olduğunu yüzümüze bir tokat gibi çarpar.

Onlar için yazmak bir “hobi” veya “boş zaman aktivitesi” değildir. Onlar için yazmak; nefes almak gibi, kalbin atması gibi hayati bir reflekstir. Hatta bir direniştir.

İşte bugün, blog dünyasında sessiz sedasız devrim yapan, kelimeleriyle hayata tutunan ve bize “yazarlığın” aslında ne demek olduğunu öğreten bir isimden, Recep Altun’dan ve onun temsil ettiği o büyük iradeden bahsedeceğiz.

1. Yazmak: Bir Terapi Değil, Bir Meydan Okumadır

Modern insan yazmayı bir tür “rahatlama” aracı olarak görüyor. “Günlük tut, rahatlarsın” denir ya hani.

Bu, işin en sığ tarafıdır. Gerçek yazarlık, rahatlamak için değil, var olduğunu kanıtlamak için yapılır.

Recep Altun’un bloguna  girdiğinizde, karşınızda sadece anılarını anlatan birini bulmazsınız. Yaşın getirdiği zorluklara, sağlığın çıkardığı engellere ve hayatın o kaçınılmaz yıpratıcılığına karşı dik duran bir iradeyi görürsünüz.

Klavye tuşlarına basmak, sağlıklı ve genç bir insan için basit bir mekanik eylemdir. Ama fiziksel veya biyolojik zorluklarla mücadele eden biri için her harf, kazanılmış bir zaferdir.

Her cümle, “Ben buradayım, hala düşünüyorum, hala hissediyorum ve pes etmedim” demenin en soylu yoludur.

Recep Bey’in satırlarında gördüğünüz şey, edebi bir süsleme değil; saf, damıtılmış bir yaşama sevincidir.

Nietzsche’nin “Yaşamak için bir nedeni olan, her türlü ‘nasıl’a katlanır” sözünün dijital dünyadaki vücut bulmuş halidir. O, yazarak sadece kendi zihnini diri tutmuyor; aynı zamanda okuyan bizlere sessizce şu mesajı veriyor: “Sizin mazeretiniz ne?

2. Dijital Çağda “İz Bırakmak” ve Ölümsüzlük

Eskiden insanlar adlarını taşlara kazırdı. Krallar devasa anıtlar dikerdi, şairler divanlar yazardı. Hepsinin tek bir amacı vardı: Unutulmamak.

Bugün, dijital bir çağda yaşıyoruz. Her şeyin hızla tüketildiği, 24 saat içinde çöp olduğu bir “Story” (Hikaye) çağındayız. İnsanlar, yediklerini, içtiklerini paylaşıp sabun köpüğü gibi sönen içerikler üretiyor.

Ancak blog yazarlığı, bu hızlı tüketime karşı bir “kalıcılık” iddiasıdır. Recep Altun gibi yazarlar, internetin o sonsuz gürültüsü içinde kendi sessiz ve derin limanlarını inşa ederler.

Bir blog yazısı, bir tweet değildir. Bir blog yazısı, dijital bir mirastır. Bundan 10 yıl, 20 yıl sonra; birileri Recep Bey’in veya sizin yazılarınıza denk geldiğinde, o gün ne yediğinizi değil; hayata nasıl baktığınızı, ne hissettiğinizi, hangi acılardan hangi dersleri çıkardığınızı görecekler.

Yazmak, zamanın o acımasız silgisine karşı kurşun kalemle direnmektir. Recep Altun, her yazısıyla o silgiye meydan okuyor. Sağlık sorunları, yaşlılık veya hayatın getirdiği yorgunluklar onun kalemini kıramıyor.

Çünkü o biliyor ki; söz uçar, yazı kalır. Ama sadece “gerçekten” yaşanmış ve hissedilmiş yazılar kalır.

3. Mazeretlerin İflası: Sizin Engeliniz Ne?

Bu yazıyı okuyan sana sesleniyorum. Evet, sana.

Muhtemelen “Blog yazmak istiyorum ama vaktim yok” diyorsun. Ya da “İlham perisi gelmedi” diye bekliyorsun. Belki de “Kim okuyacak ki?” diye küsüyorsun.

Şimdi Recep Altun’un mücadelesini düşün. Onun, belki de parmaklarının sızladığı, gözlerinin yorulduğu, bedeninin “dinlen” dediği anlarda bile bilgisayarın başına geçip o kelimeleri nasıl bir araya getirdiğini düşün.

Onun yazdığı her satır, senin mazeretlerinin iflas belgesidir.

  • “Vaktim yok” yalandır; önceliklerin farklıdır.
  • “Yorgunum” bahanedir; tutkun eksiktir.
  • “Konu bulamıyorum” kaçıştır; bakmayı bilmiyorsundur.

Recep Altun bize gösteriyor ki; yazmak için mükemmel bir ortama, sınırsız zamana veya çelik gibi bir sağlığa ihtiyaç yoktur. Yazmak için tek bir şeye ihtiyaç vardır: Dert edinmek.

Hayatı dert edinen, söyleyecek sözü olan ve içindeki yangını dışarı atmak isteyen insanı hiçbir engel durduramaz. Ne hastalık, ne yaşlılık, ne de “algoritmalar“.

4. Blogun Ruhu: Samimiyet

Recep Altun’un blogunu değerli kılan bir diğer unsur, günümüz internetinde mumla aradığımız o “samimiyet“tir.

SEO uyumlu olsun diye takla atılan, anahtar kelimelerle doldurulmuş, ruhsuz, yapay zeka kokan metinlerden bıkmadınız mı? Hepimiz bıktık. İnsanlar artık bilgi değil, insan arıyor. Hatasıyla, sevabıyla, hüznüyle ve neşesiyle gerçek bir insan sesi duymak istiyor.

İşte Recep Bey’in blogu bu yüzden kıymetli. Orada bir “proje” yok. Orada bir “satış hunisi” (sales funnel) yok. Orada, hayatının sonbaharını yaşayan ama ruhu ilkbahar kadar taze bir adamın dürüstlüğü var.

Okuyucu, bu dürüstlüğü kilometrelerce öteden tanır. Bir yazının “tık almak” için mi yoksa “yüreğe dokunmak” için mi yazıldığını hemen anlar.

Recep Altun, yüreğe dokunmayı seçenlerden. Ve bu yüzden, onun az ama öz kitlesi, milyonluk fenomenlerin kitlesinden çok daha değerlidir.

5. Kalemi Elinden Bırakma

Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir derler. Çoğu zaman kontrol bizde değildir. Hastalanırız, yaşlanırız, kaybederiz, düşeriz.

Ama elimizde tuttuğumuz o kalem (veya klavye), bizim kontrol edebildiğimiz son kaledir. Dış dünyada fırtınalar koparken, yazı masamızda kurduğumuz o dünyada biz kralızdır.

Kelimelerimiz, bizim askerlerimizdir. Recep Altun, bu kaleyi terk etmeyen cesur bir komutandır.

Onun blogu, sadece bir web sitesi değil; aynı zamanda bir hayat dersidir.

Bize “Her şeye rağmen hayat devam ediyor ve anlatılacak bir hikaye her zaman vardır” dersini verir.

Şimdi, bu yazıyı okumayı bitirdiğinizde kendinize bir iyilik yapın.

Mazeretlerinizi bir kenara bırakın. “Yorgunum” demeyin. Recep Bey’i hatırlayın. Ve o ertelediğiniz yazıyı yazın.

Çünkü yazılmamış her hikaye, yaşanmamış sayılır. Ve Recep Altun bize gösteriyor ki; son ana kadar, son nefese kadar hikayemize sahip çıkmak zorundayız.

Teşekkürler Recep Altun. Sadece yazdığın için değil; bize “nasıl yazılması gerektiğini” hayatınla gösterdiğin için.

Yazar: Nizamettin Gümüş

Gündüzleri fabrikanın o bitmek bilmeyen ritminde, akşamları ise bu ekranın başında; sadece bakıyor ve gördüklerini tasnif ediyor. Ne bir titri var ne de uyması gereken bir standardı. Modern dünyanın gürültüsünü alkışlamak yerine, o gürültünün içindeki sessiz boşlukları arıyor. Uzlaşmak, sevilmek ya da onaylanmak gibi bir derdi yok. Tek meselesi; her şeyin paketlenip bir sayıya dönüştüğü bu çağda, insan kalmanın ne demek olduğunu kendine hatırlatmak.

“Bir İrade Beyanı Olarak Yazmak: Mazeretlerin Bittiği Yer ve Recep Altun Örneği!” için bir yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.