Studio Ghibli’nin o uçuşan, pastel renkli dünyasına aldananlar için Küçük Cadı Kiki, büyümenin tatlı sancılarını anlatan bir masaldır.
Ama bizim gibi her gün makinelerin gürültüsünü duyan, binlerce koliyi dünyanın öbür ucuna sevk eden ve akışın içinde ruhunu kaybedenler için bu film, modern köleliğin ilk aşamasını anlatan karanlık bir belgeseldir.
Miyazaki burada bize bir masal anlatmıyor; bir yeteneğin nasıl hizmet sektörüne kurban edildiğini, sihrin nasıl lojistik bir veriye dönüştüğünü gösteriyor.

Koriko Şehri: Bir Ruh Öğütücü Olarak Metropol
Kiki, geleneksel bağların kucağından kopup o büyük sahil şehri Koriko’ya vardığında aslında bir özgürleşme değil, bir standartlaşma sürecine girer.
Şehir onu bir cadı olarak değil, hızlı ulaşım sağlayan bir araç olarak görür.
Bu noktada Kiki’nin radyosu çok kritiktir. Kiki uçarken sürekli radyo dinler.
Neden? Çünkü gökyüzünün o saf sessizliği, modern insan için tahammül edilemez bir boşluktur. O boşlukta kendi sesiyle baş başa kalmaktan korkar.
Radyo, bugünün TikTok kaydırmasıdır; zihni sürekli bir dış gürültüyle doldurarak ben ne yapıyorum? sorusundan kaçma çabasıdır.
Bir lojistik deposundaki o hiç durmayan forklift sesi neyse, Kiki’nin radyosu da odur: Varoluşsal bir susturucu.
Yeteneğin Kuryeleşmesi: Sihirden Sevkiyata
Kiki’nin uçma yeteneği, başlangıçta onun ontolojik bir parçasıydı. Ancak şehre adım atar atmaz bu yetenek bir iş tanımına dönüştü: Kiki’s Delivery Service.
Düşünün; elinizde doğuştan gelen, dünyayı bambaşka bir perspektiften görmenizi sağlayan muazzam bir güç var ve siz onu soğumadan yetişmesi gereken bir pizza veya zamanında gitmesi gereken bir paket için kullanıyorsunuz.
Bu, felsefe bilip sadece doğru sloganı bulmak için reklam ajansında çalışmaya benzer. Bu, ruhu olan bir adamın fabrikada sadece adet sayısına hapsedilmesine benzer.
Sihir, bir faturanın kalemine dönüştüğü an, büyü bozulur.
Nankörlük ve Yabancılaşma: O Meşhur Turta Sahnesi
Filmin en travmatik anı, yağmurda sırılsıklam olan Kiki’nin o bal kabağı turtasını toruna ulaştırdığı andır. Torun kapıyı açar ve Bunu hiç sevmem zaten diyerek kapıyı kapatır.
Bu sahne, emeğin ve insan faktörünün piyasa tarafından nasıl hiçleştirildiğinin zirvesidir. Kiki o paket için canını dişine takmıştır, o pakete ruhun lojistiğini katmıştır.
Ama tüketici (modern insan) için o paket sadece bir mülkiyettir. Paket geldi mi? Geldi. Gerisi teferruattır.
Kiki orada sadece üşümez; o kapıda emeğinin, fedakarlığının ve dolayısıyla kendisinin dünya için hiçbir anlam ifade etmediğini anlar. Ruhun irsaliyesi kesilemez; kesilmeye kalkıldığında ise işte böyle kapı yüzünüze kapanır.
Jiji’nin Sessizliği: İçimizdeki Çocuğun İnfazı
Filmin sonunda Kiki uçmayı yeniden öğrenir ama kedisi Jiji artık konuşmaz. Birçok izleyici bunu Kiki artık büyüdü, artık hayallere ihtiyacı yok diye romantize eder.
Hayır, bu bir cinayettir. Jiji’nin susması, Kiki’nin dünyayı o masalsı, çocuksu ve sihirli gözlerle görme yeteneğini sonsuza dek kaybettiğinin kanıtıdır.
Kiki artık sistemin bir parçasıdır. Uçabiliyordur evet, ama artık sadece uçabiliyordur. Jiji ile olan o dikey bağ kopmuş, yerini piyasanın yatay gerçekliğine bırakmıştır.
Büyümek, içindeki o konuşan kediye veda etmek değil, onu modernitenin çarkları arasında boğmaktır.
Kiki’nin süpürgesi kırıldığında sadece bir tahta parçası kırılmadı; bir insanın dünyayı değiştirme iddiası kırıldı.
Eğer bugün yaptığınız iş, sizi kendi Jiji’nizle konuşamaz hale getiriyorsa, dünyanın en hızlı kuryesi olsanız ne yazar?
Huzursuz olun. Çünkü sihrini kaybetmiş bir kurye olmaktansa, uçamayan ama acı çeken bir cadı olmak daha haysiyetlidir.

