Monadların Uyumu ve İnsanın Kaderi

Leibniz’in felsefesinde dile getirdiği önceden kurulmuş uyum, yani monadların birbirine dokunmadan aynı ahenk içinde varlığını sürdürmesi, aslında İslam düşüncesindeki bir hakikati hatırlatır: kader ve ilahi düzen.

Leibniz’in felsefesinde dile getirdiği önceden kurulmuş uyum, yani monadların birbirine dokunmadan aynı ahenk içinde varlığını sürdürmesi, aslında İslam düşüncesindeki bir hakikati hatırlatır: kader ve ilahi düzen.

The Harmony of Monads” (Türkçede Monatların Uyumu / Uyumlu Monadlar) Leibniz’in felsefesiyle ilgili bir kavramdır.

Leibniz’in Monadoloji adlı eserinde ortaya koyduğu görüşe göre:

Evren, bölünemez, maddi olmayan, “monad” denilen temel varlıklardan oluşur. Monadlar birbirleriyle doğrudan etkileşmez; yani bir monad diğerini değiştiremez.

Buna rağmen evrende şaşırtıcı bir uyum ve düzen vardır.

Leibniz bu durumu önceden kurulmuş uyum (pre-established harmony) kavramıyla açıklar.

Tanrı, monadların hepsini en baştan öyle bir şekilde “programlamıştır” ki, her biri kendi iç yasalarına göre işlerken, sanki birbirleriyle etkileşiyorlarmış gibi uyumlu bir bütün oluştururlar.

Dolayısıyla “the harmony of monads” ifadesi, Leibniz’in bu önceden kurulmuş uyum teorisine gönderme yapar: her şey Tanrı’nın düzenlediği uyum sayesinde birbirine bağlıdır.

Bu kavramı bir örnekle açıklayayım:

İki saat düşün—ikisi de farklı ama kusursuz şekilde kurulmuş. Hiçbir şekilde birbirine bağlı değiller, ama aynı anda tik-tak yapıyorlar. İşte monadlar da böyledir; birbirleriyle doğrudan etkileşmeden uyumlu bir düzen içinde işlerler.

Leibniz’in felsefesinde dile getirdiği önceden kurulmuş uyum, yani monadların birbirine dokunmadan aynı ahenk içinde varlığını sürdürmesi, aslında İslam düşüncesindeki bir hakikati hatırlatır: kader ve ilahi düzen.
Leibniz’in felsefesinde dile getirdiği önceden kurulmuş uyum, yani monadların birbirine dokunmadan aynı ahenk içinde varlığını sürdürmesi, aslında İslam düşüncesindeki bir hakikati hatırlatır: kader ve ilahi düzen.

İslam inancına göre ise evrendeki her şey Allah’ın bilgisi, kudreti ve takdiri ile hareket eder. Kur’an’da, “Allah her dişinin karnında neyi taşıdığını, rahimlerin neyi eksiltip neyi artıracağını bilir. O’nun katında her şey bir ölçüye bağlıdır.” (Ra’d, 8) buyurulur.

Bu, varlıkların rastgele değil, kusursuz bir uyumla yaratıldığını gösterir. Gökyüzündeki yıldızlardan insanın kalp atışına kadar her şey, ilahi düzenin bir parçasıdır.

Leibniz’in “önceden kurulmuş uyum” fikri, Tanrı’nın başlangıçta evreni öyle bir şekilde ayarladığını söyler ki, her şey birbirine bağlı olmadan bile bir ahenk içinde var olur.

İslam’da ise bu uyum, Allah’ın sürekli yaratışı (halk) ve koruyucu kudreti ile açıklanır. Yani bizde evren sadece bir defalık kurulmuş bir düzen değildir; her an yeniden yaratılır: “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’ndan ister (O’na muhtaçtır). O her an yaratma halindedir. (Rahman, 29).

İnsanın hayatına bakan yönü ise çok daha derindir. Hepimiz kendi yolumuzda yürürken kimi zaman hayatımızdaki olayları tesadüf, kimi zaman ise kaderin cilvesi olarak görürüz.

Oysa İslam düşüncesi bize şunu öğretir: Tesadüf diye bir şey yoktur, her şey Allah’ın takdir ettiği uyumun bir parçasıdır. Bir insanla karşılaşmamız, yaşadığımız sevinçler ya da sıkıntılar, hepsi görünmeyen bir bütünün içindedir.

Bu bakış açısı, insana iki şey kazandırır:

Birincisi, teslimiyet. Çünkü her şeyin bir ölçüyle olduğuna inanmak, insana kalbin huzurunu verir. Başımıza gelen musibetlerde “Neden ben?” diye sormak yerine, “Bunda da bir hayır vardır.” diyebiliriz.

İkincisi, sorumluluk. Her ne kadar evrenin uyumu Allah tarafından kurulmuş olsa da, insana verilen irade ve akıl onu pasif bir varlık olmaktan çıkarır. Biz kendi niyetlerimizden ve çabalarımızdan sorumluyuz.

Dolayısıyla Leibniz’in monadları ile İslam’daki kader anlayışı arasında şu ortak noktayı görebiliriz:

İnsan, görünmez bir uyumun parçasıdır. Ama İslam, bu uyumun durağan değil, her an Allah’ın kudretiyle canlı tutulan bir süreç olduğunu vurgular.

Sonuçta hayatın karmaşasında, her şeyin bir ölçü ve uyum içinde olduğunu bilmek, bize hem huzur hem de sorumluluk yükler.

Belki de insanın bu dünyadaki en büyük görevi, kendi iç dünyasını bu ilahi uyuma uygun hale getirmektir. Çünkü insan içindeki düzeni bulduğunda, evrendeki ahengin farkına daha kolay varır.

Yazar: Nizamettin Gümüş

Gündüzleri fabrikanın o bitmek bilmeyen ritminde, akşamları ise bu ekranın başında; sadece bakıyor ve gördüklerini tasnif ediyor. Ne bir titri var ne de uyması gereken bir standardı. Modern dünyanın gürültüsünü alkışlamak yerine, o gürültünün içindeki sessiz boşlukları arıyor. Uzlaşmak, sevilmek ya da onaylanmak gibi bir derdi yok. Tek meselesi; her şeyin paketlenip bir sayıya dönüştüğü bu çağda, insan kalmanın ne demek olduğunu kendine hatırlatmak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.