Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden TikTok’a: Kronometrik Yalnızlığımız

Şu an bu satırları okurken muhtemelen parmağın ekranın köşesinde bir yerlerde, bir sonraki uyarana geçmek için sabırsızlıkla titriyor.

Şu an bu satırları okurken muhtemelen parmağın ekranın köşesinde bir yerlerde, bir sonraki uyarana geçmek için sabırsızlıkla titriyor.

Bir yazıyı sonuna kadar okumak, modern insanın yeni askeri disiplin sınavı haline geldi.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Hayri İrdal’ın şahsında bir milletin ayar tutmayan ruhlarını anlatırken, aslında bugünün algoritma köleliğini onlarca yıl öncesinden tarif ediyordu.

Aradaki tek fark şu: İrdal’ın saatleri geri kalıyordu, bizimkiler ise ışık hızında bir hiçliğe akıyor.

Halit Ayarcı ve Algoritmanın Krallığı

Tanpınar’ın romanındaki Halit Ayarcı karakterini düşünün. Zamanı rasyonalize eden, her saniyeyi bir verimlilik ve modernleşme aracına dönüştüren o pragmatik deha.

Eğer Ayarcı bugün yaşasaydı, muhtemelen Silikon Vadisi’nde bir Growth Hacker ya da büyük bir sosyal medya platformunun CEO’su olurdu.

Onun kurduğu Enstitü, bugün cebimizdeki akıllı telefonlarda yaşıyor. Eskiden saatlerimizi ayar istasyonlarında eşitlerdik; şimdi ise arzularımızı, öfkemizi ve hatta yalnızlığımızı algoritmalara göre ayarlıyoruz.

Instagram’da paylaştığımız bir fotoğrafın beğeni almadığı her saniye, aslında bizim için yanlış ayarlanmış bir zamandır.

Hayri İrdal’ın o meşhur huzursuzluğu, bugün ekran kaydırdıkça hissettiğimiz o derin boşlukla aynı kökten besleniyor: Ait olamadığımız bir zamanın içinde kaybolmak.

Mübarek’in Sessizliği ve TikTok’un Gürültüsü

Enstitü’nün en nev-i şahsına münhasır karakteri bir insandan ziyade, Mübarek adı verilen o eski saatti. Mübarek, durduğu için kıymetliydi. Çünkü duran bir saat, insana zamanın dışına çıkma, durup düşünme ve dertlenme fırsatı verirdi.

Bugün ise durmak, dijital bir ölümle eşdeğer. TikTok’un ya da Reels videolarının o bitmek bilmeyen akışı, Tanpınar’ın betimlediği o rüya estetiğinin tam zıttı bir kabus sekansı sunuyor.

Tanpınar’da zaman, içine girilip kaybolunan geniş bir nehirdir; bugünün dijital dünyasında ise zaman, üzerimizden geçen bir silindirdir. Hiçbir iz bırakmaz, sadece ezer geçer.

Bir videodan diğerine geçerken kaybettiğimiz o saniyeler, aslında Tanpınar’ın peşinde koştuğu yekpare geniş bir anın parçalanmış cesetleridir.

Kronometrik Bir Yalnızlığın Anatomisi

Peki, bu ayar çılgınlığının sonunda elimizde ne kaldı?

Kronometrik bir yalnızlık. Herkesin aynı anda aynı içeriklere güldüğü, aynı yapay gündemlerle öfkelendiği ama kimsenin kimsenin sessizliğini duymadığı bir çağdayız.

Tanpınar, Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı ise insandır, derdi.

Ayarımız bozuldu, hem de geri dönülemez bir şekilde. Artık kendi zamanımızı değil, başkalarının dikte ettiği o hızlı zamanı yaşıyoruz.

Saatlerimizi ayarlıyoruz ama ruhlarımız hala o Enstitü’nün tozlu raflarında, yanlış bir zaman diliminde asılı duruyor.

Şimdi sor kendine: En son ne zaman saatin tik taklarını duyacak kadar derin bir sessizliğe daldın?

Eğer cevabın yoksa, gel beraber bu kronometrik yalnızlığın içinde bir mola verelim.

Çünkü bazen en iyi ayar, saati tamamen durdurmaktır.

Yazar: Nizamettin Gümüş

Gündüzleri fabrikanın o bitmek bilmeyen ritminde, akşamları ise bu ekranın başında; sadece bakıyor ve gördüklerini tasnif ediyor. Ne bir titri var ne de uyması gereken bir standardı. Modern dünyanın gürültüsünü alkışlamak yerine, o gürültünün içindeki sessiz boşlukları arıyor. Uzlaşmak, sevilmek ya da onaylanmak gibi bir derdi yok. Tek meselesi; her şeyin paketlenip bir sayıya dönüştüğü bu çağda, insan kalmanın ne demek olduğunu kendine hatırlatmak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.