Descartes yüzyıllar önce “Düşünüyorum, öyleyse varım” demişti. Bugün modern insan, bu sözü bilmeden de olsa değiştirdi: “Tüketiyorum, öyleyse varım.”
Sabah uyanıyoruz ve bir marka diş macunuyla dişlerimizi fırçalıyoruz. Bir marka kahve içiyoruz. Üzerimize logolarla bezeli kıyafetler geçiriyoruz.
Arabamızın markası sosyal statümüzü, telefonumuzun modeli teknolojiye olan yatkınlığımızı, gittiğimiz mekanlar “kalitemizi” belirliyor.
Peki, tüm bu etiketleri söküp attığımızda geriye ne kalıyor?
Kocaman bir hiç.
“Vitrin Parlak, Gönüller Harap” derken kastettiğimiz o melankolik sızlanma değil; tam olarak bu ontolojik (varoluşsal) boşluktur.
Tüketim toplumu, bize sürekli yeni ihtiyaçlar icat ederek ruhumuzdaki o boşluğu doldurmaya çalışır. Ancak paradoks şudur ki; o boşluğu doldurmak için attığımız her nesne, deliği biraz daha büyütür.
İşte “alışveriş terapisi” yalanının arkasındaki korkunç psikolojik gerçekler ve neden aldıkça eksildiğimizin anatomisi:
1. İhtiyaç Değil, “İşaret” Satın Alıyoruz
Fransız sosyolog Jean Baudrillard, tüketim toplumunun en acımasız analizini yaparken şöyle der: “Biz nesneleri değil, işaretleri tüketiyoruz.”
Yani; 50.000 TL’lik bir telefonu, sadece “arama yapmak” veya “fotoğraf çekmek” için almıyorsunuz. O telefonun size sağladığı o görünmez “Ben başarılıyım, ben güncelim, ben bu kabilenin elit bir üyesiyim” mesajını satın alıyorsunuz.
Buna “Gösterge Değeri” denir. Bir çantanın üzerindeki logo, o çantanın derisinden daha değerlidir. Çünkü o logo, sizin kimliğinizin bir parçası olmuştur.
Sorun şu ki; kimliğinizi nesneler üzerine inşa ederseniz, o nesneler eskidiğinde veya modası geçtiğinde, kişiliğiniz de eskir.
Sürekli yeni modelleri takip etme zorunluluğu, teknolojik bir merak değil; “kimliksiz kalma” korkusudur. Modern insan, vitrindeki mankenin üzerindekileri satın almazsa, kendisinin “çıplak” kalacağını sanan bir nevrotiktir.
2. Hedonik Adaptasyon: Mutluluğun Son Kullanma Tarihi
Yeni bir araba aldığınızda hissettiğiniz o muazzam mutluluğu hatırlıyor musunuz? O deri kokusu, direksiyonun dokusu.
Peki, o mutluluk ne kadar sürdü? Bir ay? Üç ay?
Psikolojide buna “Hedonik Adaptasyon” (Hedonic Adaptation) denir. İnsan beyni, iyi veya kötü her duruma hızla alışmak üzere programlanmıştır.
Satın aldığınız o “hayallerinizin ürünü“, eve getirdiğiniz andan itibaren sıradanlaşmaya başlar.
Dopamin, “elde etme” hormonudur, “sahip olma” hormonu değil. Beyniniz, o ürünü kovalarken dopamin salgılar. Kredi kartını geçirdiğiniz an zirve yapar. Ancak paketi açıp kullanmaya başladığınızda dopamin hızla düşer.
Tüketim toplumu, bu biyolojik açığımızı çok iyi bilir. Bu yüzden size sürekli “bir sonraki” mutluluğu satar. “Bu seni mutlu etmedi mi? Sorun sende değil, modelde. Bir üst modelini al, o kesin mutlu edecek.”
Bu, bir hamsterın tekerlekte koşması gibidir. Koşarsınız, yorulursunuz, para harcarsınız ama günün sonunda başladığınız yerdesinizdir: Hala tatminsiz, hala aç.
3. “Mış Gibi” Yaşamlar ve Vitrin Kültürü
Eskiden “vitrin” sadece mağazalarda olurdu. Şimdi herkesin cebinde bir vitrin var: Instagram, TikTok, LinkedIn…
Bu platformlar, tüketim kültürünün dijital showroom’larıdır. Orada kimse “gerçek” hayatını paylaşmaz. Herkes, olmak istediği, satın aldığı veya kiraladığı hayatı sergiler.
Bu durum, korkunç bir sosyal kıyaslama (social comparison) cehennemi yaratır. Başkalarının “küratörlüğünü yaptığı” o kusursuz hayatlara bakıp, kendi gerçekliğimizden nefret ederiz.
- “Onun evi ne kadar güzel, benimki dökülüyor.”
- “O tatile gitti, ben evdeyim.”
- “O yeni arabayı almış, ben hala metrodayım.”
Bu kıyaslama, bizi daha çok çalışmaya, daha çok borçlanmaya ve o vitrindeki hayata ulaşmak için ömrümüzü harcamaya iter.
Oysa o vitrinin arkası çoğu zaman karanlıktır. Borç batağında yüzen, antidepresanla ayakta duran ama fotoğraflarda harika gülümseyen milyonlarca insan.
Vitrin parlaktır ama içerisi gerçekten haraptır.
4. İlişkilerin Metalaşması: Kullan ve At
Tüketim kültürü sadece eşyalarla sınırlı kalmaz, insan ilişkilerine de sızar. Zygmunt Bauman buna “Akışkan Modernite” der.
Eşyaları tamir etmeyip yenisini aldığımız gibi, ilişkilerde de sorun çıktığında “tamir etmek” yerine “değiştirmeyi” seçiyoruz.
Tinder gibi uygulamalar, insanı bir “katalog ürününe” dönüştürür. Sağa kaydır (beğen/al), sola kaydır (beğenmedim/çöpe at).
İnsanlar artık birbirine “bağlanmıyor“, birbirini “tüketiyor“. Karşımızdakinden alacağımız haz bittiğinde, onun da “son kullanma tarihi” dolmuş oluyor.
Sadakatin, sabrın ve derinliğin yerini; hızın, hazzın ve yüzeyselliğin alması tesadüf değildir. Tüketici zihniyetiyle dostluk veya aşk kurulamaz. Çünkü insan, tüketilecek bir nesne değildir.
5. Çıkış Yolu: Sahip Olmak mı, Olmak mı?
Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak (To Have or To Be?) kitabında insanlığa iki yol sunar:
Sahip Olmak Modu: Hayatı mülkiyet üzerinden tanımlar. “Benim evim, benim bilgim, benim statüm.” Kaybetme korkusuyla doludur.
Olmak Modu: Hayatı deneyim ve eylem üzerinden tanımlar. Sevmek, öğrenmek, yaratmak, paylaşmak.
Tüketim toplumunun panzehiri, “fakir yaşamak” veya mağaraya çekilmek değildir. Panzehir, bilinçli farkındalıktır.
Kendinize şu soruyu sormaktır: “Bunu gerçekten ihtiyacım olduğu için mi alıyorum, yoksa ruhumdaki bir deliği yamamak için mi?”
Çıkış yolu, üretmektir.
Tükettiğinizde anlık haz alırsınız, ürettiğinizde (bir yazı, bir yemek, bir bahçe, bir dostluk) kalıcı neşe duyarsınız.
Çıkış yolu, yavaşlamaktır.
Hız, tüketimin yakıtıdır. Yavaşladığınızda, elinizdekilerin kıymetini anlar ve yenisine ihtiyaç duymadığınızı fark edersiniz.
Eşyaların Efendisi, Arzuların Kölesi
Evinize bakın. Dolaplarınıza, çekmecelerinize bakın. Oraya yığdığınız eşyaların kaçını son bir yılda kullandınız? O eşyalar için ömrünüzün kaç saatini, kaç gününü çalışarak harcadınız?
Henry David Thoreau, “Bir şeyin bedeli, onun için ödediğiniz paradan ziyade, onun uğruna harcadığınız hayattır” der.
Bizler, ihtiyacımız olmayan şeyleri almak için, sevmediğimiz işlerde çalışıp, sevmediğimiz insanları etkilemeye çalışan garip bir nesiliz.
Bu zinciri kırmanın vakti geldi. Vitrini kırın. Işıkları kapatın. Ve kendi içinize bakın.
Orada, hiçbir kredi kartının limitinin yetmeyeceği kadar değerli bir şey göreceksiniz: Kendiniz.
Ve inanın bana, o boşluk eşyayla dolmaz. Ancak anlamla dolar.


“Benden sonrası tufan” diyen bir bencillik içinde olan insanları gördükçe bu ülkenin geleceği için üzülüyorum hocam.