Yazmakla ilgili yıllar içinde öğrendiğim bir şey var: Gerçekten yaşamaya cesaret edemediğin bir şeyi dürüstçe yazamazsın.
İlk bakışta bu tuhaf gelebilir. Sonuçta Orhan Pamuk hiçbir zaman kendi içinde bir “Masumiyet Müzesi” açmadı. Latife Tekin gerçekten bir masal köyünde büyümedi. Yaşar Kemal, İnce Memed’in yaşadıklarını birebir yaşamadı.
Ama ya başka bir biçimde yaşadılarsa?
Biz bilmediğimiz bir şeyi yazamayız denir ya, işte orası tam olarak doğru değil. Bir yerden gelmesi gerektiği doğru ama o yer neresi?
Bir yazara “bu hikâye nereden çıktı?” diye sorsan, çoğu sadece gülümser.
Kimisi ilhamdan bahseder, kimisi rüyadan, kimisi de tarif edemediği bir yerden gelen seslerden.
Biraz sihir gibi gelir kulağa, değil mi?
Ama bana göre cevabı çok daha yalın:
Hepsi bizden doğar. Kendi içimizin derinlerinden. Ve şaşırmaya hazırlıklı ol, çünkü orada bulduğun şey çoğu zaman seni bile şaşırtır.
Yazdığımız her hikâye, kurduğumuz her cümle, bastığımız her tuş. Hepsi bir iç yolculuğun başlangıcıdır. Belki çoktan unuttuğun çocukluk merakını yeniden bulursun.
Belki gülersin, belki ağlarsın. Belki de içinin bir köşesinde saklı duran, unuttuğun bir bilgeliğe dokunursun.
Her yazma eylemi bir yolculuktur. Ve her yolculuk sonunda bizi değiştirir. Biraz daha farklı biri oluruz. Yakınlarımız bile fark eder:
Bakışlarımızda yeni bir parıltı, sesimizde yeni bir derinlik vardır. Çünkü gerçekten yenidir o.
Benim için yazmak bir terapi. Bir tür iç konuşma. Dış dünyada dile getiremediğim duygularla, kağıt üzerinde yüzleşme biçimim.
Bazen yazarken kelimeler benden daha dürüst olur. Kendime sormadan edemem: “Gerçekten böyle mi hissediyorum?”
Ama doğruluk dediğin şey, bazen bir köy çocuğunun isyanı kadar, bazen bir kadının kendi sesini bulduğu o an kadar gerçektir.
Yazmak, kendimi tanımanın en iyi yoludur. Her kelime, bana benden bir parçayı gösterir.
Belki de biz “bildiğimizi” değil, “bilme ihtimalimizi” yazıyoruzdur.
Yazmak, olasılıkla dans etmektir. Belki başka bir zamanda, başka bir hayatta yaşanabilecek şeylerle. Fikirler, gerçeğin yankısıdır. Ve biz yazarak önce kendimize, sonra dünyaya öğretiriz.
Şimdilik buna inanıyorum.
Zamanla anladım ki, yazmanın özü şu iki kelimede gizli: “Dikkatini ver.”
Eskiden “yazmayı sevdiğim için yazıyorum” derdim. Şimdi biliyorum ki, “yaşamı sevdiğim için yazıyorum.” Çünkü yazmak, yaşamın kendisini anlamanın en sade yolu.
Bir konuda ne düşündüğünü bilmiyorsan, yaz. Kâğıda dök. Bak bakalım, kendi kelimelerin sana nasıl bakıyor. Silmek mi istiyorsun, yoksa devam mı edeceksin?
İşte yaratmanın hediyesi bu: Kendine ayna tutmak. Ancak o zaman gerçekten görüyorsun.
Ve işte bu, “yazdığını yaşamak” demek.
Kelimelerinde doğruluğu hissedersin.
Eğer yazdığın şey, yaşamaya cesaret edemediğin bir hakikate dokunuyorsa,
bedenin bile buna karşı çıkar.
Titreme, huzursuzluk, o içsel sıkıntı. Bunlar sana bir şeyin yanlış olduğunu fısıldar. Elbette görmezden gelebilirsin.
Ama neden kendini kandırasın ki?
Gerçeği yaz. Olabildiğin kadar dürüst ol. Hepsi bu. Ve inan bana, sadece bu kadarı bile her şeyi değiştirmeye yeter.

